30 Kasım 2012 Cuma

yok başlık



bazen her bir bok zerresinden tiksiniyorum gram gram,
soğuyorum.
kahrolası huyum böyle işte 
en ufak bir pürüz bile beni soğutmaya
uzaklaştırmaya
şevkimi kaçırmaya yetiyor. 

çoğu zaman aşktan sıkılıyorum,
saçımdan sıkılıyorum
insanlardan sıkılıyorum.
sıkılacak bolca şey buluyorum.

ama her sıkıntı hali içerisinde ,
bütün bunları değiştirmeye kalkmak da fazla 
hayalperestlik olurdu.

mesela her sıkılışımda (şuan yaptığım gibi)  
saçımın rengiyle oynasam
bir süre sonra elime yoluk yoluk saç tutamları gelmeye başlardı.

sürekli aşktan, sevgiden sıkılsam
her seferinde bir başka adam bulup 
kalbimi yorup
soldururdum.

sıkılınan anlarda insanları hayatından çıkarıp
onları başkalarıyla değiştirip 
çöpe atmak da olmaz.
e ne yapalım ozaman ?

en iyisi şuanki gibi hiçbir bok yapmadan
oturmaya devam edelim.
bırakalım sıçtıklarımızı götürsün çekilen sifon.
bırakalım üzerine kustuğumuz ilişkiler arkamızdan dert yansın, neden böyle oluyor diye ?
bırakalım o hiç sevmediğimiz ve anlaşamadığımız erkek kardeşimiz,
bize oturmaya , çay içmeye falan gelsin.
ve bırakalım, zorunluluktan konuşmak,
yavaş yavaş bir intihar haline gelmesin.

bırakalım çocuklar ve kediler ve köpekler hep yaşasın

28 Kasım 2012 Çarşamba

yeşil çim



bir adam vardı..

düşündükçe sigara üstüne sigara yakmamak için zor duruyorum, şakaklarımı ovuşturarak gergince. sinirli sinirli. 
istediği hiçbir şey kendi arzu ettiği ölçüde ve biçimde ortaya dökülmemişti, ağzından o şekilde çıkmamıştı hiç. içinde patlamalar yaşanıyordu, depremler oluyordu ama kimsenin bunlardan haberi yoktu. çünkü anlatmıyordu. anlaşılıp anlaşılmama korkusu değildi derdi. umursamıyordu onları sadece. o kadar. hayır bariz bir nefreti de yoktu bariz bir şeye. ama hoşlanmıyordu işte.
uzun dalgalı saçlarını giydiği siyah tişörtlerin ensesine atarak , deri ceketini sırtına geçirir, gecenin samimi ve sıcak fahişeliğine sığınarak, en az bilindik en köhne barlara giderdi. kafayı çekmeye değil, kafayı toparlamaya. kendini bulmaya... farkındalığa ve keşfetmeye..
yanına hafif meşrep kadınlar gidip gelirdi. hiç birine pas vermezdi. onlar da aslında durum tam aksiymiş gibi, en ufak mimiği yüz verme sanarak, sarkık memelerinin iyice çirkin görünmesine sebebiyet verecek yılışık hareketlerle ona asılırlar, zar atarlardı. 
eğile eğile konuşur, ağızlarını yayar ve argo bir takım laf oyunlarıyla onu tavlayabileceklerini zannederlerdi.
o ise..
kendi yarattığı yas dolu evreninde, griye dahi yer vermeyerek, en ciddi haliyle matemini tutmaya devam eder, halinden hiç taviz vermezdi. 
geceleri saatlerce düşünmüştü duvarları seyrederek, gündüzleri dakikalarca kum saatini sürekli alt üst yaparak...
odasının duvarında yaşlı bir adam portresi vardı, kara kalemle çizdiği. bu "benim " derdi..

"bu kahrolası adam hayatı boyunca savaştı,
kazanamayacağı bu mücadelede,
o hep aynı kaldı.
artık yorulmuş bir savaşçı,
bıkmış,
artık umursamamaya karar vermiş bu yaşlı adam,
pişmanlık içinde ölmeye hazırlanıyor.
o yaşlı adam benim."

onu düşünürken hala gözlerim doluyor, ellerim titriyor. 
ama onu geri getiremiyorum, çünkü ulaşamayacağım bir yerlere gitti. farklı boyutlarda dolaşıyor sürekli. yardım etmemi de istemiyor. onun için bir çift güzel gözden başka bir şey değilmişim gibi davranıyor bana. 

ellerini tutardım ben de. hep buz gibi olurlardı. gözlerini yakalamaya çalışırdım. ama onlar sanki az sonra fırtına koparacak bir gökyüzü edasıyla grileşerek,  kurşunların kılığına bürünürdü, onların ağırlığı altında ezilirdim. ruhum mengene içinde kıskıvrak gibi hissederdim. 
sonra gitti işte. engel olamadım. özlemiyor muyum hiç ? -hem de ölesiye. ama insan ölmeden de ölmek zorunda kalıyor ya çoğu zaman ya da bir takım uzuvlarını öldürmek zorunda kalıyor, yüreğini falan mesela...

onunla ilgili en son anımı anlatayım size:

barda her zamanki gibi başı öne eğik, buzdan parmaklarla viski bardağını bir o yana bir bu yana çeviriyordu. kapıdan içeri girdiğimi görmedi. zaten hiç farketmezdi kadınları. gözleri görmek için değil, gerçekliğin ötesindeki esas gerçeği görmek uğruna bu yolda yanıp tutuşmak içindi. 
onun için görsellik değil, bütün bunların arkasında yatan tek doğru ona göre ne ise oydu. 
yanına bile oturamadım. onu sırtından gören bir masaya oturup izlemeye başladım. her zamanki kaltaklar gelip geçiyordu yanından. her zamanki monolog yaşanıyordu. sanki dilini yutmuş genç ve serseri bir çobandı, sanki kimseye zararı dokunmayan köyün delisiydi.
fakat öyle heybetli ve yakışıklı bir deliydi ki..her neyse göz yaşlarım kağıdı ıslatıp yırtılmasına sebep olacak birazdan o yüzden kısaca devam edeyim.

bar köhne olduğu için, teknolojik donanımdan yoksundu ve müzik çalınan türlü plaklardan sağlanıyordu.
karakteristik sese sahip bir adam, içli bir şarkı söylüyordu. yitip giden aşkından, yeşil çimlerden, yel değirmenlerinden, gökyüzünden ve tanrıdan bahsediyordu. ne kadar da melankolik sözlerle dışa vuruyordu acısını. oysa ki çimler güzeldir, neşelidir. bizi mutlu etmelidir, ki sarışın güneş de...

bourbona batırılmış ve tütsülenmiş ses şarkısına devam ediyordu. o ise hiç kıpırdamıyordu. şarkıyla bir potada erimiş gibi sanki nefes dahi almıyordu. sadece önüne bakıyordu artık. tam ayaklarının üstüne.

şarkı sonlara yaklaşmıştı:

asla benden kurtulamayacaksın.
O; Tanrı, benden bir ağaç yaratacak.
bana elveda demeye hakkın yok.
gitmeden önce son bir kez tarif et bana gökyüzünü.

ve eskiden bir kalbim vardı.
şimdi onun boşluğunun olduğu yere koy kafanı usulca.
çimlerle bir ol, seviş.
ve bir zamanlar beni sevdiğini hatırla.

plak durmuştu. duvar saati tik taklarını kesmişti. fahişeler gözleri yere dikili utanç ve keder içinde kaskatıydılar. sinek bile utancından uçmuyordu.

tak diye bir ses geldi. etle kaplı bir kemiğin tahta masaya çarpıp çıkardığı ses. 
masanın üstüne yığılıp kalmıştı. nefesimi almıştım ama geri veremiyordum. yanına gidemedim. bunu yapamadım. son bir kez dahi bakamadım. sonradan anlatanlardan duydum.
kara saçları artık ölü olan başının üstünde kara solucanlar gibi kıvrılıp sarkmış, burnundan ve ağzından yayılan kanlar sessiz ve usul akan bir ırmak oluşturarak yerde sinsi bir birikinti oluşturmuşlardı.

bir an sonra her şey eski haline döndü. saat çalışmaya başladı. sinek uçmaya.

bense artık ölüydüm.






24 Kasım 2012 Cumartesi

bir tutam bukowski




Melancholia
Charles Bukowski  

the history of melancholia
includes all of us.
me, I writhe in dirty sheets
while staring at blue walls
and nothing. 
I have gotten so used to melancholia
that 
I greet it like an old friend. 

I will now do 15 minutes of grieving
for the lost redhead,
I tell the gods. 
I do it and feel quite bad
quite sad,
then I rise
CLEANSED
even though nothing 
is solved. 
that's what I get for kicking 
religion in the ass. 
I should have kicked the redhead
in the ass
where her brains and her bread and
butter are
at ... 
but, no, I've felt sad
about everything:
the lost redhead was just another
smash in a lifelong
loss ... 
I listen to drums on the radio now
and grin.
there is something wrong with me
besides
melancholia.

çevirmek gerekirse:

melankoli tarihi
hepimizi kapsar.
ben, kirli çarşaflar içerisinde 
acıdan kıvranırım
mavi duvarlara ve hiçbir şeye 
bakakalırken.
melankoliye öyle alıştım ki
eski bir arkadaş gibi selamlıyorum onu.
şimdi 15 dakikalık bir yas tutacağım
tanrılara anlattığım
o kaybettiğim kızıl için.
bunu yapıyorum ve oldukça kötü
oldukça üzgün hissediyorum.
ve sonra ayağa kalkıyorum
ARINMIŞ OLARAK 
hiçbir şeyin çözülmemiş olmasına rağmen.
bu , 
dinin kıçına tekme savurmakla elde ettiğim şey.
o kızılın da kıçına bir tekme savurmalıydım.
beyninin, ekmeğinin
ve tereyağının olduğu yere...
fakat, hayır, üzgün hissettim 
her şey için:
kaybettiğim kızıl 
ömür boyu süren bir yenilgide
mahvoluşlardan biriydi sadece.

şimdi radyoda çalan bateriyi dinliyor 
ve sırıtıyorum.
bende bir sorun var
melankoliden 
başka.