16 Nisan 2012 Pazartesi

deli değilim ben! sadece silent hill'e benziyo orası burası.




tamam toyluk edip çeviribilim gibi bir bölüm seçtim.ama not aldığım karalama kağıdıma şöyle bir dönüp baktım da ..
ben insan değilim sanırım.


örnek verirsek,


şöyle bir tanım var;
norm:çevirmenler arasında veya çeviri sürecinde görülen,gözlemlenen düzenli davranışlar.


altına çiziktirdiğim,
dal kalkar kartal sarkar kartal sarkar dal kalkar


dutch!


norma sokayım!


öncül normlar:(initial norms)


marsta yürüyenler-çeviribilime sokayım!


dilbilimciler kurbağaya dönüşsün.


ana normlar:(matricial norms)
 hede hödö...


bir yanına iliştirdiğim:ben sıkıcı bir insan olmak istemiyorum !
 ünlemi..asi stayla hımmm.
ve şöyle bişi var şaka gibi:




sanırım bunu içimdeki hala 6 yaşını dolduramamış olan küçük b. çizdi.benim bir mesuliyetim yok bu konuda.bize öyle bir bilgi gelmedi.swh


uçurtmam bile var lan bak...


not: bu sayfada yazılanların gerçekle uzaktan yakından alakası yoktur.bunları ciddiye alıp bana yarın bir gün  laf falan sokmaya çalışan dallamalar olursa,sopayla dürterim onu çok pis.


muhterem bir türk büyüğümüz olan yiğit özgür'ün de dediği gibi;
*kendine çok iyi bakıyosun,öpüyosun.







12 Nisan 2012 Perşembe

erotik yazı

rıhtıma indim seni vapurdan alıp karşılamak için.her zamanki gülümseyişini giymiştin üzerine.ışıl ışıldın.sarılıp,öptüm.sonra tekrar tekrar öptüm.sen de karşılık veriyordun öpüşlerime..oysa yoldan geçen insanlar sevgi nedir bilmiyordu.bize bir dişi ve bir de erkek alien gözüyle bakıyordu.ya da birer sirk ucubesiymişiz gibi..büyük ihtimalle onlar geceleri yataklarına yattıklarında karılarını senin beni öptüğün gibi öpmüyordu.sarılmıyorlardı sıcacık.sadece gözleriyle bile sarıp sarmalayamıyorlardı.belli ki karılarının üzerine çıkıp,5 dakika içinde nefesleri kesilip iptal oluyorlardı.her neyse.
sonra güzel bir köşe bulduk kendimize.oturduk.kediler peşimizi bırakmıyordu.ekmek arası balığımızdan pay almak,nemalanmak istiyorlardı.birini sevmek istedin.yırtıcı bir kadın gibi geri tepti seni.ama bu seni yıldırmadı.
ardından deniz kenarına attık kendimizi.birer fincan kahve döküp,sigara söndürüyorduk eski kötü anılarımızın üzerine.benim travmalarım vardı sadece sana anlattığım.senin heveslerin,başarıların vardı benimle paylaşırken gözlerini parlatan.havadan sudan konuşarak akşamı getirdik,güneşi batırmak üzereydik.
deniz kenarındaki kayalar paklardı bizi.üstlerine çıkıp birer sigara daha...hatta sen sigaralardan birini sonsuz bir uçuruma yuvarladın.bu bizi baya neşelendirmişti.kahkahalarla güldük.dakikalarca.
zaten seninle üzerine anıra anıra güleceğimiz,saçmalayacağımız tonla şey var ya,hani sen de bilirsin.illa bir şeyler bizi gülme krizine sokar yolun orta yerinde...
bir ağaç bulduk kendimize altına oturup soluklanacak.çimlere yayıldık,üstlerine köpeklerin işeyip işemediğini umursamaksızın..sen kucağıma yattın.saçlarınla oynadım oynadım ve oynadım..sanki sen düşler ülkesindeki bay  Alice'imdin benim.ya da herhangi bir peri masalındaki prens.beyaz yüzlü prens.kirpiklerin sanki olduklarından daha uzundu.suratının aklığından göz kapaklarındaki damarlar belli oluyordu hafifçe.bana roman kahramanlarını hatırlatıyordun.soyluları,şövalyeleri,silahşörleri ve kraliyet kanından olanları...
yüzünü ellerimin arasına alıp seviyordum.zaman öyle hızlı koşuyordu ki..biraz soğuk oldu hava.kalktık.yürümeye başladık.
"parmaklıklara dokunmayın.yeni boyandı."tabelası okunuyordu.onlara değmemeye çalışarak sarktık denize doğru.belime sarıldın.
suda denizanaları yüzüyordu...



11 Nisan 2012 Çarşamba

tanrılar/yeni yaratıklar




"Çoktandır bir eşmişcesine 
görünmeyen,sert,dağınık

kanunsuz,geniş ve isteksiz
bir gözyaşı krallığıydı o kadın
şehvet düşkünü itaatkâr erkekler lejyonunun."






genel kanının aksine Jim Morrison,sadece bir rock star ve asi gençliğin  bir ikonu  değil aynı zamanda bir şairdi.
hayır ,zeka düzeyinin 149 olması değil mesele.sürekli okuyan,kendini geliştiren ve sınırları zorlayan biri.Baudelaire,Rimbaud ve Nietzsche ve daha pek çoklarını okuyup,bunlara kafası basan biri her şeyden önce.sinema bölümünde okuyor fakat bitirme projesi için çektiği filme puan olarak D verilince,diplomasını almaya gitmeyecek kadar da cool ve aykırı bir adam...
ve sonra The Doors çıkıyor meydana.algının kapılarına istinaden.hani Aldous Huxley falan.


"Otoriteye başkaldırı küçüklükten beri ilgimi çekmiştir.Otoriteyi kabullenirsen onun bir parçası olursun.Otoriteyi ve kurulu düzeni yıkmakla ilgili tüm fikirler hoşuma gider;başkaldırı,kargaşa,kaos ve hiçbir anlamı yokmuş gibi görünen olaylar..."




ve Jim'in sonunu getiren de yine bu merak ve ilgi olmuştur.


"Diyelim ki sadece gerçekliğin sınırlarını deniyordum.Neler olacağını merak ettim.Hepsi bu: Sadece merak."
                                                                   Jim Morrison, 1969








7 Nisan 2012 Cumartesi

bir tutam bukowski





Sanırım her zaman kendimize acı çektirmek isteyeceğimiz bir şeyler var.Hipodromda diğer insanların duygularını hissedersin,çaresiz karanlığı,ve nasıl da pes edip gittiklerini.Hipodrom kalabalığı bir bedene indirilmiş dünya,ölüm ve kaybetmeyle ezip ufalayan hayattır.Sonuçta kimse kazanmaz,göz kamaştırıcı parıltıdan uzakta bir dakikalığına sadece cezamızın gecikmesini bekleriz.(kahretsin,bu amaçsızlığın üzerine düşüncelere dalarken,sigaramın yanık ucu parmağıma çarptı.Bu beni uyandırıp,Sartre havasından çıkardı!)Kahrolası,bizim mizaha ihtiyacımız var,gülmeye.Eskiden daha çok gülerdim,yazmak dışında her şeyi daha çok yapardım.Şimdi,yazıyorum,yazıyorum ve yazıyorum,yaşlandıkça daha çok yazıyorum ölümle dans ederek.Ne şov ama.Bence fena değil.Bir gün “Bukowski ölmüş”,diyecekler ve ben gerçekten keşfedileceğim ve kokuşmuş parlak elektrik direklerinden sarkıtılacağım.Ne olmuş yani?Ölümsüzlük yaşayanların aptalca bir icadı.Hipodromların ne yaptığını görebiliyor musun?Bu döngüyü devam ettiriyor.Şimşek ve şans.Son mavi kuş şarkısını söylüyor.Söylediğim herhangi bir şey kulağa hoş geliyor çünkü ben yazarken kumar oynuyorum.Çok fazlalar,çok dikkatliler.Çalışıyor,öğretiyor ve başarısız oluyorlar.Gelenek onları ateşlerinden soyup çıkarıyor.Şimdi daha iyi hissediyorum,burada 2.katta Macintosh bilgisayarımla.O benim dostum.Ve radyoda Mahler çalıyor,rahatça akıp gidiyor birinin bazı zamanlar ihtiyaç duyacağı riskleri alarak.Sonra sesin tizleşmesiyle kendinden geçirip,coşturuyor insanı.Teşekkürler Mahler,senden ödünç alıyorum ve sana asla borcumu ödeyemem.




Burada küçük bir balkon var,kapı açık ve Harbor Otobanı'nda güneye giden arabaların ışıklarını görebiliyorum,asla durmuyorlar,hiç bitmek bilmeyen ışık akışı.Bütün o insanlar.Ne yaparlar?Ne düşünürler?Hepimiz öleceğiz,hepimiz,ne sirk!Bu bile tek başına birbirimizi sevmemizi sağlamalı ama yapmıyor.Saçma şeyler bizi dehşete düşürüyor,dümdüz ediyor,hiçlik tarafından yiyip bitiriliyoruz.Devam et,Mahler! Geceyi harikulade kıldın.Durma seni orospu çocuğu! Durma!



Ölüm hakkında ,bir çiçeğin büyümesi hakkında olandan daha fazla kederlenecek hiçbir şey yok.Korkunç olan ölüm değil insanların yaşadığı hayat ya da ölene kadar hayatın tadını çıkarmamaları.Kendi hayatlarına saygı göstermiyorlar,üzerine işiyorlar.Sıçıp batırıyorlar.Sersem herifler.Düzüşmeye,filmlere,paraya,aileye ,becermeye çok fazla yoğunlaşıyorlar.Akılları pamukla dolu.Tanrı'ya düşünmeden inanıyorlar,ülkeye düşünmeden inanıyorlar.Çok geçmeden nasıl düşünüleceğini unutuyorlar,başkalarının onlar adına düşünmesine izin veriyolar.Beyinleri pamukla dolu.Çirkin görünüyorlar,çirkin konuşuyorlar,yürüyüşleri bile çirkin.Onlara yüzyılların en iyi müziğini çalın,duymazlar.Çoğu insanın ölümü yalandan.Uğruna ölecek hiç bir şey kalmadı.görüyorsunuz ya,atlara ihtiyacım var,espri yeteneğimi kaybettim.Ölümün katlanamayacağı tek şey sizin ona gülmenizdir.Gerçek kahkaha en büyük anlaşmazlıkları kıçından vurur.3 ya da 4 haftadır gülmedim.Bir şey beni diri diri yiyor.Kendimi tırmalıyorum,kıvrılıp büküyorum,etrafıma bakınıyorum,anlamaya çalışıyorum.Avcı zeki.Onu göremezsin.Her kim olduğunu.


not:bunlar yazarın "The captain is out to lunch and the sailors have taken over the ship"  adlı eserine uygun olarak kendi yaptığım çevirinin bir kısmıdır.





yayın balığı

bu sayfada yazılan her türlü zırvalığın telif hakkı bana aittir!





ben bir yazarım;
küçük götünün üstünde oturup,
tanrılık vadeden doğaya kanan.
oysaki tanrıçalar cebelleşir kan ter içersinde her gece
fahişelerle kol kola sokaklarda volta atarken...




5 Nisan 2012 Perşembe

söylenmesi gerekenler




şu el değmemiş çocukluğumuz, aşkımız ve ruhumuz..
sen,ben ve biz bir sabah çıktık yola,
dağ başlarından halliceydik aslında yalnızlıkta.
sen bir elimden tuttun,
ben gözlerini öptüm.
saçlarımı taradın,
kokladın beni
tepeden tırnağa..
elbiselerimiz vardı,
buruştular.
üzerine kan rengi meyvelerin özünü sıçrattık
ulu ağaçlara tırmanırken.
cam gözlü göğe inat birbirimizi kovalıyorduk
güneşte parlayan saç tellerimizle birlikte.
ağızlarımız değil kahkalarımız konuşuyordu 
ve böyle anlaşıyorduk kendi dilimizce.
avuçlarından ben sızıyordum,
damla damla akıyordum senin için.
başımı döndürüyordun.
ruhumu senin için,
hatta belki; sırf "o an" için satabilirdim.
her şeyimdin.
her şeyimsin.