14 Aralık 2012 Cuma

bir tutam King.



On dokuz yaşında olma bir bencillik dönemidir ve kişi o yaştayken her şey kendi çevresine dönüyormuş gibi hisseder. Oysa benim o dönemimde ulaşamayacağım birçok şey vardı ve onlara değer veriyorum. Bir daktilo makinesi edinmiştim ve makineyi her pislik çukuru evimden ötekine taşıyıp duruyordum. Her dakika ağzımda bir sigara ve cebimde bir sigara paketiyle yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Orta yaşlarda verilecek ödünler uzaklardaydı ve yaşlılık döneminde işitilecek hakaretler ufukların ötesindeydi. Bob Seger'in bir şarkısında dillendirdiği gibi ben bunları kamyon satarken kullanıyordum. O yaşımda kendimi sınırsız güçlü ve iyimserlikle dolu buluyordum. Ceplerim boştu ama kafam ve kalbim söylemek istediğim, anlatmayı dilediğim öykülerle dopdoluydu. Bunlar size şu anda basmakalıp sözler gibi gelebilir, ama o sıralarda kendimi görkemli biriymiş gibi hissediyordum. Soğukkanlıydım. Her şeyden çok okurumun savunma sınırlarının içine girmek, o sınırları parçalayıp ırzına geçmek; okurlarımı sonsuza dek başka hiçbir şeyle değil, ama öykülerimle etkileyip değiştirmek istiyordum. Bunları yapabileceğimi ve daha önce de yapmış olduğumu duyumsuyordum. 

Stephen King-Kara kule I ( Silahşor)
"sunuş"tan alıntı.  




13 Aralık 2012 Perşembe

kırmızı pabuçlar


"The organ played and the children’s voices in the choir sounded soft and lovely. The bright warm sunshine streamed through the window into the pew where Karen sat, and her heart became so filled with it, so filled with peace and joy, that it broke. Her soul flew on the sunbeams to Heaven, and no one was there who asked after the Red Shoes."




Hans Christian Andersen'in başlıkta adı geçen masalından alıntıdır.

30 Kasım 2012 Cuma

yok başlık



bazen her bir bok zerresinden tiksiniyorum gram gram,
soğuyorum.
kahrolası huyum böyle işte 
en ufak bir pürüz bile beni soğutmaya
uzaklaştırmaya
şevkimi kaçırmaya yetiyor. 

çoğu zaman aşktan sıkılıyorum,
saçımdan sıkılıyorum
insanlardan sıkılıyorum.
sıkılacak bolca şey buluyorum.

ama her sıkıntı hali içerisinde ,
bütün bunları değiştirmeye kalkmak da fazla 
hayalperestlik olurdu.

mesela her sıkılışımda (şuan yaptığım gibi)  
saçımın rengiyle oynasam
bir süre sonra elime yoluk yoluk saç tutamları gelmeye başlardı.

sürekli aşktan, sevgiden sıkılsam
her seferinde bir başka adam bulup 
kalbimi yorup
soldururdum.

sıkılınan anlarda insanları hayatından çıkarıp
onları başkalarıyla değiştirip 
çöpe atmak da olmaz.
e ne yapalım ozaman ?

en iyisi şuanki gibi hiçbir bok yapmadan
oturmaya devam edelim.
bırakalım sıçtıklarımızı götürsün çekilen sifon.
bırakalım üzerine kustuğumuz ilişkiler arkamızdan dert yansın, neden böyle oluyor diye ?
bırakalım o hiç sevmediğimiz ve anlaşamadığımız erkek kardeşimiz,
bize oturmaya , çay içmeye falan gelsin.
ve bırakalım, zorunluluktan konuşmak,
yavaş yavaş bir intihar haline gelmesin.

bırakalım çocuklar ve kediler ve köpekler hep yaşasın

28 Kasım 2012 Çarşamba

yeşil çim



bir adam vardı..

düşündükçe sigara üstüne sigara yakmamak için zor duruyorum, şakaklarımı ovuşturarak gergince. sinirli sinirli. 
istediği hiçbir şey kendi arzu ettiği ölçüde ve biçimde ortaya dökülmemişti, ağzından o şekilde çıkmamıştı hiç. içinde patlamalar yaşanıyordu, depremler oluyordu ama kimsenin bunlardan haberi yoktu. çünkü anlatmıyordu. anlaşılıp anlaşılmama korkusu değildi derdi. umursamıyordu onları sadece. o kadar. hayır bariz bir nefreti de yoktu bariz bir şeye. ama hoşlanmıyordu işte.
uzun dalgalı saçlarını giydiği siyah tişörtlerin ensesine atarak , deri ceketini sırtına geçirir, gecenin samimi ve sıcak fahişeliğine sığınarak, en az bilindik en köhne barlara giderdi. kafayı çekmeye değil, kafayı toparlamaya. kendini bulmaya... farkındalığa ve keşfetmeye..
yanına hafif meşrep kadınlar gidip gelirdi. hiç birine pas vermezdi. onlar da aslında durum tam aksiymiş gibi, en ufak mimiği yüz verme sanarak, sarkık memelerinin iyice çirkin görünmesine sebebiyet verecek yılışık hareketlerle ona asılırlar, zar atarlardı. 
eğile eğile konuşur, ağızlarını yayar ve argo bir takım laf oyunlarıyla onu tavlayabileceklerini zannederlerdi.
o ise..
kendi yarattığı yas dolu evreninde, griye dahi yer vermeyerek, en ciddi haliyle matemini tutmaya devam eder, halinden hiç taviz vermezdi. 
geceleri saatlerce düşünmüştü duvarları seyrederek, gündüzleri dakikalarca kum saatini sürekli alt üst yaparak...
odasının duvarında yaşlı bir adam portresi vardı, kara kalemle çizdiği. bu "benim " derdi..

"bu kahrolası adam hayatı boyunca savaştı,
kazanamayacağı bu mücadelede,
o hep aynı kaldı.
artık yorulmuş bir savaşçı,
bıkmış,
artık umursamamaya karar vermiş bu yaşlı adam,
pişmanlık içinde ölmeye hazırlanıyor.
o yaşlı adam benim."

onu düşünürken hala gözlerim doluyor, ellerim titriyor. 
ama onu geri getiremiyorum, çünkü ulaşamayacağım bir yerlere gitti. farklı boyutlarda dolaşıyor sürekli. yardım etmemi de istemiyor. onun için bir çift güzel gözden başka bir şey değilmişim gibi davranıyor bana. 

ellerini tutardım ben de. hep buz gibi olurlardı. gözlerini yakalamaya çalışırdım. ama onlar sanki az sonra fırtına koparacak bir gökyüzü edasıyla grileşerek,  kurşunların kılığına bürünürdü, onların ağırlığı altında ezilirdim. ruhum mengene içinde kıskıvrak gibi hissederdim. 
sonra gitti işte. engel olamadım. özlemiyor muyum hiç ? -hem de ölesiye. ama insan ölmeden de ölmek zorunda kalıyor ya çoğu zaman ya da bir takım uzuvlarını öldürmek zorunda kalıyor, yüreğini falan mesela...

onunla ilgili en son anımı anlatayım size:

barda her zamanki gibi başı öne eğik, buzdan parmaklarla viski bardağını bir o yana bir bu yana çeviriyordu. kapıdan içeri girdiğimi görmedi. zaten hiç farketmezdi kadınları. gözleri görmek için değil, gerçekliğin ötesindeki esas gerçeği görmek uğruna bu yolda yanıp tutuşmak içindi. 
onun için görsellik değil, bütün bunların arkasında yatan tek doğru ona göre ne ise oydu. 
yanına bile oturamadım. onu sırtından gören bir masaya oturup izlemeye başladım. her zamanki kaltaklar gelip geçiyordu yanından. her zamanki monolog yaşanıyordu. sanki dilini yutmuş genç ve serseri bir çobandı, sanki kimseye zararı dokunmayan köyün delisiydi.
fakat öyle heybetli ve yakışıklı bir deliydi ki..her neyse göz yaşlarım kağıdı ıslatıp yırtılmasına sebep olacak birazdan o yüzden kısaca devam edeyim.

bar köhne olduğu için, teknolojik donanımdan yoksundu ve müzik çalınan türlü plaklardan sağlanıyordu.
karakteristik sese sahip bir adam, içli bir şarkı söylüyordu. yitip giden aşkından, yeşil çimlerden, yel değirmenlerinden, gökyüzünden ve tanrıdan bahsediyordu. ne kadar da melankolik sözlerle dışa vuruyordu acısını. oysa ki çimler güzeldir, neşelidir. bizi mutlu etmelidir, ki sarışın güneş de...

bourbona batırılmış ve tütsülenmiş ses şarkısına devam ediyordu. o ise hiç kıpırdamıyordu. şarkıyla bir potada erimiş gibi sanki nefes dahi almıyordu. sadece önüne bakıyordu artık. tam ayaklarının üstüne.

şarkı sonlara yaklaşmıştı:

asla benden kurtulamayacaksın.
O; Tanrı, benden bir ağaç yaratacak.
bana elveda demeye hakkın yok.
gitmeden önce son bir kez tarif et bana gökyüzünü.

ve eskiden bir kalbim vardı.
şimdi onun boşluğunun olduğu yere koy kafanı usulca.
çimlerle bir ol, seviş.
ve bir zamanlar beni sevdiğini hatırla.

plak durmuştu. duvar saati tik taklarını kesmişti. fahişeler gözleri yere dikili utanç ve keder içinde kaskatıydılar. sinek bile utancından uçmuyordu.

tak diye bir ses geldi. etle kaplı bir kemiğin tahta masaya çarpıp çıkardığı ses. 
masanın üstüne yığılıp kalmıştı. nefesimi almıştım ama geri veremiyordum. yanına gidemedim. bunu yapamadım. son bir kez dahi bakamadım. sonradan anlatanlardan duydum.
kara saçları artık ölü olan başının üstünde kara solucanlar gibi kıvrılıp sarkmış, burnundan ve ağzından yayılan kanlar sessiz ve usul akan bir ırmak oluşturarak yerde sinsi bir birikinti oluşturmuşlardı.

bir an sonra her şey eski haline döndü. saat çalışmaya başladı. sinek uçmaya.

bense artık ölüydüm.






24 Kasım 2012 Cumartesi

bir tutam bukowski




Melancholia
Charles Bukowski  

the history of melancholia
includes all of us.
me, I writhe in dirty sheets
while staring at blue walls
and nothing. 
I have gotten so used to melancholia
that 
I greet it like an old friend. 

I will now do 15 minutes of grieving
for the lost redhead,
I tell the gods. 
I do it and feel quite bad
quite sad,
then I rise
CLEANSED
even though nothing 
is solved. 
that's what I get for kicking 
religion in the ass. 
I should have kicked the redhead
in the ass
where her brains and her bread and
butter are
at ... 
but, no, I've felt sad
about everything:
the lost redhead was just another
smash in a lifelong
loss ... 
I listen to drums on the radio now
and grin.
there is something wrong with me
besides
melancholia.

çevirmek gerekirse:

melankoli tarihi
hepimizi kapsar.
ben, kirli çarşaflar içerisinde 
acıdan kıvranırım
mavi duvarlara ve hiçbir şeye 
bakakalırken.
melankoliye öyle alıştım ki
eski bir arkadaş gibi selamlıyorum onu.
şimdi 15 dakikalık bir yas tutacağım
tanrılara anlattığım
o kaybettiğim kızıl için.
bunu yapıyorum ve oldukça kötü
oldukça üzgün hissediyorum.
ve sonra ayağa kalkıyorum
ARINMIŞ OLARAK 
hiçbir şeyin çözülmemiş olmasına rağmen.
bu , 
dinin kıçına tekme savurmakla elde ettiğim şey.
o kızılın da kıçına bir tekme savurmalıydım.
beyninin, ekmeğinin
ve tereyağının olduğu yere...
fakat, hayır, üzgün hissettim 
her şey için:
kaybettiğim kızıl 
ömür boyu süren bir yenilgide
mahvoluşlardan biriydi sadece.

şimdi radyoda çalan bateriyi dinliyor 
ve sırıtıyorum.
bende bir sorun var
melankoliden 
başka. 


30 Ekim 2012 Salı

kasım başlarken




kasımın geldiğini, sonbaharın harbi harbi kendini gösterdiğini pencere camına vuran buğudan gayet iyi anlayabiliyorsun. yağmurlar başladı. geceleri gök gürlüyor, yıldırımlar karanlık odamızı aydınlatıyor saniyelik zaman dilimleriyle.

ve ben her gece yattığım an uyuyamıyorum nedense. yaklaşık 22 yıldır.. geçen gece de rüyamda yakışıklı iki erkek gördüm. biri samsung da çalışıyormuş güya. bir diğeri bir yerin ceo suymuş falan. belli ki kıçım açık..her neyse. sonra yakışıklı vampirler sarmış şehri falan filan derken..hop alarm çalar.. 6 buçukta uyanmanın zulmünü yaşayan bilir. çünkü hava hala da karanlıktır ve yatağın, inadına sıcacık ve çok rahattır. 

odamıza sinekler giriyor, irili ufaklı. en iyisi öldürmeden kovalım onları diyoruz. boşver. kıymayalım. yastığın ucuyla dürterek gerisin geri atıyoruz pencereden.

otobüste eve önerken güneş batmak üzre. tatlı anılara dalıyorum. içinde sen varsın. natürlich. gülümsüyorum pencere kenarından bakarken dış dünyaya. o  sırada gözümün takılı olduğu insanlar varsa şayet, yanlış anlıyorlar, onlar da bana cevaben dik dik bakıyor. umrumda değil. sırıtmaya devam ediyorum ufuktan. gözlerimi kaçırmam için bir gerekçe yok.

ikinci buluşmamızdı. beyaz, artık paslanmaya başlamış demir korkuluklara yaslanarak denizi seyrediyorduk. kenarlarda su sığdı. dibindeki kumlar ve pislikler görünüyordu net şekilde. ve hatta suda denizanaları vardı. en çok hatırladığım ayrıntı bu hayvancıklar ve sımsıcak bir güneş. heyecan ve utançtan sımsıkı tutuyordum çantamın sapını.. bakışlarım sığ sulardaydı. yanıma yaklaşıyordun. sarılmak istiyordun. belimi kavramıştın. geri çektim kendimi. henüz erkendi. aslında sadece bir kaç saniyeliğine ya da saatliğine erkendi. gözümü takılı olduğu sudan çevirip sana yönelttim. 

ve az daha sonra artık sevgiliydik. . . 


27 Ekim 2012 Cumartesi

bloodstained doors



geçen geceki rüyamı anlatayım ozaman:

insanlar var..kimisiyle konuşuyorum kimisiyle dargınım, küsüm. bir yerde toplaşmışız. sonra balkondan sarkıp aşağıya bakıyoruz. çünkü gökten minik bir araç düşmüş. içinde de bir adam.. Back to the future'daki Marty. annem sesleniyor adama;"kız çağıralım da ona 2012 de dünya böyle böyle diye anlatalım" diyor. şimdi hatırlayınca gülüyorum, ses tonuna falan. sonra bir gurup adam, yani 5 kişi falan bizim için geliyor, zarar vermeye galiba. korkuyoruz ve kapıyı kapatıyoruz. ben o an nedense üst baş ne giysem telaşındayım. hatta pandalı pijamamı geçiriyorum ayağıma falan sonra birden insanlar yok oluyor. tek başımayım artık. elimde bir tabanca var. altın kaplama. hani amerikan filmlerinde rapper zenciler kullanır ya. öylesi işte. silahın kabzasını çevirdiğimde sprey oluyormuş. göz yaşartıcı spreylerden. bir anda kendimi bir hastanenin koridorlarında ilerlerken buluyorum ve geçtiğim yerdeki adamlara -aralarında zenci de var, şaşırmadım- bu spreyi sıkıyorum koşarak yanlarından geçerken. onları yavaşlatıyorum en azından çünkü tabancamda mermi yok. ve üzerinde 75 mermi alabileceğini söyleyen bir gösterge var. sonra hızlanarak merdivenlerden aşağı iniyorum. yaklaşık 4 kat. kalorifer boruları görüyorum. sağ ve solda tabela var. birinde cani odası diyor birinde psikoloji ile ilgili şimdi hatırlayamadığım bir kelime yazıyor. korkuyorum. sonuçta mermim yok. "yukarı çıkayım, yangın merdiveninden aşağı inerek çıkışa varırım" diye düşünüyorum kendi kendime. küçük bir odanın önündeyim. kapıda yarı boyda beyaz bir kağıt, üzerinde mavi tükenmezle yazılar var. hatta bazı yazılar kırmızı tükenmezle daire içine alınmış. hastaneye geldiğimden beri ben artık erkekmişim. odada annem kalıyormuş. kağıtta onunla ilgili bilgiler varmış. depresyon, bunalım ve alienleşme gibi kelimeleri çok iyi hatırlıyorum. o sırada bir kadın doktor geliyor ve bir şeyler söylüyor. umursamıyorum. sağ tarafa baktığımda, krem rengi çift kapı var. tam da hastanelere özgü bir krem rengi... kan içinde. sıçramış kan damlalarıyla dolu. sanki o kapının önünde birinin beyni havaya uçurulmuş gibi.
...

23 Ekim 2012 Salı

Fairy Tales




Yumuşak başlı çocuk pek sevdiği büyükannesinin ( o olduğunu sanıyordu) yanında, arkasına yaslanmıştı. Fakat aniden, "Büyükanne!"  diye bağırdı Kırmızı Şapkalı Kız,
"Ne de uzun kolların var!"
öteki cevapladı, "Sana daha iyi sarılabilmek için, küçüğüm." 
"Fakat, büyükanne, Kulakların da kocaman!"
"Seni daha iyi duyabilmek için." sesi durgundu.
Fakat zavallı küçük kız korkmuştu. (ince bir sesle)
"Büyükanne, çok büyük gözlerin var."
"Seni daha iyi görebilmek için, sanırım." 
"Dişlerin ne kadar da iri!" ve kötü kurt bağırdı,
" Şimdi seni yiyip bitirmek için!"






22 Ekim 2012 Pazartesi

yabancı




bir felsefe hocamız vardı
simsiyah giysiler içinde zayıfça
jack skellington a benzetirdim onu
ama bir jack değildi
çünkü dişiydi.
lise zamanları...

memeleri yeni çıkmaya başlamış ergen bir kız,
kalın, henüz aldırmaya başlamadığı kaşları altında
laciverte çalan mavi gözleri.

sokakta çalan bir akordeon tınısı,
yere düşen bozuk paraların sesi.
beklenti dolu bekleyiş dolu
ses tonlamaları..

otobüse vapura metroya 
şuraya buraya,
her seferinde yetişmeye çalışan insanlar
bir yerlere...

sonra hiç bir ayağın basmadığı bir sokak
çıkmaz sokak
bulanıklaşan dalgalanan görüntü
belirsizlik
şeffaf yarı saydam sonra opak
bir kapı belirdi ortaya
acaba içinden geçmeli mi geçmemeli mi ?


sinek vızıltıları,
leş gibi yosun ve deniz canlıları kokan bir kumsal,
kum tanecikleri arasında küçük cam kırıkları,
yürümeye korkarak öylece duruyorsun
ve bekliyorsun
düşünüyorsun
devam etmeli miyim ?
kalıyorsun öylece inme iniyor sanki.

karşına bir kuru kafa çıkıyor,
mum alevi gibi gözleri boşluklarında
sana elini uzatıyor,
elinde bir şey tutuyor.
peki sağ eli mi sol eli mi ?
farketmez .
sana bağlı.

elinde; içinde kırmızı bir sıvı olan 
minik bir şişe var.
şişeyi alıp bir dikişte içiyorsun.
bu sefer sorgulamadan.

sonra bedenin de o en başta oluşan kapı gibi opaklaşmaya başlıyor,
yavaş yavaş insan bedenine bürünüyor
bir kadının formunu alıyorsun,
fakat hala eksik bir şey var;
bir ruh.

kuru kafa; sana bunu elde edemeyeceğini, imkansız olduğunu
ve bu konuda sana yardım edemiyceğini fısıldıyor,
çürümüş yeşil bir solukla.
ve umursamaz bir biçimde keman çalmaya başlıyor
sana sırtını dönerek.

artık görünür hale gelmiş bedeninle kapıya adım atarak karşı tarafa geçiyorsun.
ve "o an" pişman oluyorsun.
aslında bütün sorun ölümlü olmakta.
bela, ölümsüzlük değil.

fakat kapı kapandı ve geri de dönemiyorsun 
geldiğin yere.
çaresiz, omuzların düşük, gözlerin yere çivili,
akordeon  çalan adamın önündeki şapkaya bir bozukluk atıyorsun.



21 Ekim 2012 Pazar




bedenimin her yerine dokun
ellerini, avuç içlerini,
parmak uçlarını gezdir
saç tellerimi okşa tek tek
dudaklarım karıncalansın öpücüklerinle
kalbim eriyip gitsin cıva gibi
soluk almakta güçlük çekeyim
ta ki son kelimeler
boğazımdan dökülen
seni anlatsın
sen olsun
senin adın olsun.

8 Ekim 2012 Pazartesi

haşhaş




bazen düşünüyorum da;
aslında düşünmüyorum, biliyorum ki,
yazdıklarımın hepsi çöpe gidiyor,
boşa.
boşa israf,
evrende fazlalık.

ama kusunç geldi insanlardan,
fazlasıyla hakikaten.

eylülü bıçaklamışlardı,
kızıl kanlar içinde yatıyordu yerde.
belki bir attilâ ilhan şiirinin içinde gizliydi,
belki cemal süreya.
belki eylül değil nisan ayıydı belki ekim belki kasım.

etraf sakat ve hasta çocuktan geçilmiyordu,
hala eskileri giyinip çıkıyordum dışarı,
hala eskilerden konuşuyordum.
geçmişi bir türlü silemiyordum yüzümden,
makyaj değildi ya bir mendille geçiversin hemencik..

eski adetler eski alışkanlıklar,
pas rengi bir lavaboda yıkadım yüzümü,
gri su birikintilerini sıçratarak yürüdüm.
minik kedi yavrularını şöyle bir okşayıp geçtim.
ve kulaklıklarımda yine aynı melodiler...

kargalar dolmuştu göğe,
kargalar şehrin esas hakimleriydiler,
kimselerin bilmediği türlü dilleri konuşup dururlardı.
geceleri fısır fısır türlü insanın türlü sırrını paylaşırlardı.
belki yüzyıllarca yaşarlardı ve yine de korkunç şeyler görüp geçirirlerdi.
fakat insanlar bilemezdi...

saçlarım dökülüyordu avuç avuç geçtiğim yerlere,
ardından kaşlarım.
sonra bir baktım ki gözlerimin yerinde yeller esiyordu.
ardından ruhumu yitirdim,
soluk bir hatıra olarak kaldım.

bir gün pul pul olup yerlere döküldüğümde küçük bir kız çocuğu geldi, beni küçücük elleriyle yerden tane tane toplayıp bir kavanoza doldurdu. kapağını sıkıca kapatıp, oyuncak dolabının gizli bir köşesine koydu. ansızın dolabın içinde beliren bir kara kedi de bir pati darbesiyle beni dolaptan dışarı itip yere düşürüverdi. tuzla buz.. yine atomlarıma ayrışmıştım. ama bu sefer imdadıma koşacak bir kız çocuğu yoktu. beni terk edip başka bir şehre gitmişti. orada daha güzel oyuncaklar varmış; anne babası aklını  çelmiş. ben de odadan içeri giren rüzgarın gazabıyla uçuşup pencereden dışarı daldım ve sonsuzluğa karıştım.
solmuş ama hala varlığını sürdürmekte ısrar eden ruhum bir çiçeğin tomurcuğunun içine konup orada sonsuz dinlencesine adım atmıştı.






3 Ekim 2012 Çarşamba

çılgınlığın ötesinde



gölgelerden fırlayıp
yine gölgelere karıştı sonunda.

embesil bir yalan yarattı kalbinde
ve buna inandı

aşkları ölümsüz sanıldı
oysa kusulmuş bir yemek artığından başka bir şey değildi.

yaklaştı, adamının uzun siyah saçlarını sağ elinin avucuna alıp, parmaklarına doladı. ipeksi saçlar elinden kayıp gidiyordu temizlikten. bir süre okşadı adamını. çenesinden başlayıp, yanaklarına, beyaz alnına, şakaklarına kadar okşadı. o alın ki aklığında pek çok sırlar barındırıyordu çook derinlerde. sonra yavaşça dudaklarına yaklaştırdı ağzını, sıcak, istek dolu nefesini. adamının dudakları sımsıkı kapalı çizgi halinde gözler önündeydi. incelerdi. onun da istekli olduğu her yerinden belli oluyordu ama bir sırrı vardı işte. dudaklarının inceliğinde saklı belki...
kadın kırmızı renkli iç çamaşırları içindeydi, gece lambasının ışığında gölgesi duvarda bir tuhaf görünüyordu. kumral düz saçları parlaktı. gözlerinin önüne kısa tutamlar düşüyordu. gözlerinden keskin ışıklar fışkırıyordu.

aslında bu senaryoyu tam tersi şeklinde kurgulamıştım fakat şimdi sonunu değiştirmek istiyorum. 

adam zümrüt rengi gözleri alev alev yanarken, gelip kadının incecik beline sarıldı. kulağına bir kaç erotik söz fısıldayıp yanağını yanağına yasladı. 

fonda Bauhaus çalıyordu..o bilindik 9 küsür dakika süren şarkısı..

bu arada küçük bir sineği laptop ekranında ezip öldürdüm. o da her bulduğu ışığa yanaşmasaydı napiyim.

sonra adam kadını belinden tutarak yatağa yatırdı. bir süre öpüp okşadı vücudunun her yerini. her bir noktasını kokladı. o an zümrüt yeşili gözlerde tuhaf bir elektriklenme oldu. o gözlerin ardına birer küçük iblis gelip yerleşmişti sanki. yeşilin yerini karanlık aldı. önce sol eliyle kadının ağzını sıkıca kapattı ve cebinden çıkardığı kelebek çakıyla kadının gırtlağını boydan boya yardı. duvara sıçrayan kanlar loş ışıkta garip bir şekilde ışıldıyordu. kadının gözleriyse şaşkınlıktan, ölümün aniliğinden ve korkusundan dev gibi açılmıştı. 

ölüyü oracıkta bıraktı. derin bir soluk verdi. banyoya geçmeden önce durup çalan parçayı değiştirdi. yerine Slim Whitman açtı. 

duşta soğuk suyun altında yıkanırken yaptığından memnun, sırıtıyordu. göz bebeklerinin arkasında minik bir şeytan dans ediyordu.
...  








26 Eylül 2012 Çarşamba

cehalet mutluluktur



kalbimde bir anlık o his
elektrik çarpmış gibi
çok güçlü bir akım 
şiddetle damarlarımdan 
akıp gitmiş ve ordan yüreğime ulaşmış
ve onu avuçlarına almış gibi

hayır çaresiz bir his değil asla yoo,
fakat kesif, tutkulu ve
şehvetli.

anlatamayacağım kimi hisler 
birikiyor bazen kalbimde
kendilerine içimin loşluklarında nemli 
kuytular bulup yerleşmeye başlıyorlar
ve yeşilleniyorlar orda
kök salıyorlar
ve zamanla da dallanıp budaklanıyorlar.

ben gece insanıyımdır,
genelde yazılarımı bu saatlerde yazmam da bu yüzden sanırım.
pek de beğenildiğimi düşünmem
beğendiğini zanneden de bir avuç kişidir
ihtimal dahilinde.

bir sevgili
bir aşık
bir dost
bir arkadaş
ve arkadaş olduğunu sanan
oysa ki rezil sahte kostümler giyen pek çokları
öyle ki artlarında bıraktıkları iğrenç sızıntılar
ve çöpsel kokular
gözlerinizi yaşartır 
bulantı duyarsınız hayatın bu kirli yüzüne.

bazen elde ettiğimi sanarım,
o iyi olan arkadaşlardan bazılarını.
bir gün onlardan biriyleydim.
bir masada oturup çay içerken 
yaşlı bir adam yaklaştı
konuşmuyordu
üstü başı dökülüyordu
yıpranmıştı
gözleri küreleri içinde sürekli hareket ediyordu.
bir türlü ne istediğini de söylemiyordu.
neden sonra masadaki sigara paketine bakışları kitlenince 
anladım derdini.
bir dal sigara çıkarıp uzattım.
hiçbir şey söylemeden çekilip gitti.
ama bir nebze olsun gülümsüyordu sanki giderken.

biraz daha sonra yanımızdaki yoldan bir dolmuş geçti
içinde sakallı sarıklı bir herif;
dolmuşun şöförü.
bir iran havası esti gözlerimin önünden.

eve döndüğümdeyse durum hep aynıydı.
zaten son zamanlarda hiç değişmiyordu.
insanlar aşık olduğunu sanıyordu mesela.
birbirlerini kullanıyorlardı arsızca,
ki bundan iki tarafın da haberi varmış ve gayet memnunlarmış gibi hallerinden..
başkalarını unutmak için birbirlerinin bedenlerini ve ruhlarını emip sömürüyorlardı.
kalplerini çaldıklarını sanıyorlar fakat tamamiyle bir aldanma hali içinde yuvarlanıp gidiyorlardı.
bir öncekileri unutmak için bir sonrakinin penisini, vajinasını, dudaklarını, saçını başını kullanmak...
yalandan orgazm  yaşamak yani.

çoğu zaman da derler ya " mana bulma, bulursan başına gelir" diye.
fakat ben hiçbir zaman mükemmeli oynamadım ki,
ben beyaz atlı prens hayalleri kuran manyak bir sürtük değildim ki.
pembeler içinde yaşayıp ruh hastası gibi barbi bebek de sanmadım kendimi.

fakat dünya dönüyordu işte.
argo da olsa,
"dünya  adam olsaydı yuvarlak olmazdı."
derler ya..
hayat bize şekil yapmıştı işte..
hah!
ama bazen de aslında
 "biraz sığ ve cahil biri olmak daha iyi be"
diye geçiriyorum aklımdan.
çünkü cahiller gece yatağa yattıklarında daha iyi uyuyorlar,
hatta kafalarını yastığa koyar koymaz uyuyorlar.
çünkü nedene niçine nasıla ihtiyaç yok.
çünkü düzüldüklerinde
kim beni düzdü niye düzdü diye soramıyorlar, sormak istemiyorlar , merak bile etmiyorlar.

o zaman gâvurların deyişiyle şöyle son verelim bu uzun ve sıkıcı olduğu her yerinden belli olan yazıya.. (zaten ağzı yüzü bir tarafa dağılmış gibi) :

"Ignorance is bliss! "




   



22 Eylül 2012 Cumartesi

tutku oyunları




kimi adamlar tutkudan ibarettir,
kimileri tutkuyu ateşler, 
kiminde de bundan eser yoktur. 
ama hepsinin "şey"i vardır.
ya da whatever.
derken girdiğim öksürük kriziyle birlikte
ekrana saçılır bütün tükürükler..
ne ekranı ?
bilgisayar.
aslında akvaryum olan,
bir televizyon
vardı odanın baş köşesinde.

"ben senin aşığınım,
ben neysem oyum,
sana aşık olan adam,
tutkuyla ateşle bağlı olan..
başka bir seçeneğim yok" diyorum
ve işte tam karşında duruyorum.

"hayır "diyor kadın,
"duymak istemiyorum.
çünkü ben seni rüyalarımda aldattım.."

ve sonra her şey çok kötüye gitmeye başlıyor,
gittikçe boka sarıyor.
çünkü bir an bir yerde koptu o görünmez organik bağ,
daha ne kadar böyle sürecek diye yalvarırcasına bakınırken ?
sonra her şey bitti.
ikisi de siktirip gitti kendi yoluna.


18 Eylül 2012 Salı

bugün pazartesi



jim'in ruhuna bir kadeh viski kaldırdım
bir tutam sigara dumanı üfledim boşluğa.
bir bir odaları dolaştım
iki yumurta kırıp menemen yaptım
bulaşıkları yıkayıp kaldırdım
televizyonu hiç açmadım
akşamdan arta kalma hayvan kemikleriyle yine hayvan olan kedilere birer ziyafet çektim.
belki de pardon; hayvan onlar değil biziz.
aslında..

geldi bir sinek ısırdı utanmadan kolumdan
oysa ki tam da o noktayı sevgilim ısırmıştı.
yani sen nasıl olurda onun ısırdığı yerin üstünden tekrar ısırırısın?

sonra derken bilgisayar ekranında avuç içi ile 
öldürülür sinek.
sinek adı üstünde sinek olduğundan mütevellit
ölmeye layıktır er ya da geç.
hani doğuştan loser ya, adı üstünde "sinek" 

fakat bıraktığı yerde bir kaşıntı
bir kırmızılık..

insanlar da bazen böyle alerji yapar,
kaşındırırlar sizi yakınlarda bulundukları an,
onları görmezden gelirsiniz
fakat ucube ses tonları ve muhabbetleri
size iğrenç bir vızıltı gibi gelir.
engel olamazsınız onları duvara çat diye yapıştırıp ezmemek için,
kendinize.

ve sonra bir sigara daha yakarsınız,
bakarsınız ki birini öldürmek o kadar da kolay değil.
birinin gözleri gözlerinize takılı kalmışken onun ruhunu, canını verişini, teslim edişini görmek ve şahit olmak..
hayır,
not like that..

en iyisi yatmadan önce son bir parça daha,
sonra bir nefes daha,
ve gelmeyecek olan uyku.

gingers don't have souls?!



 

17 Eylül 2012 Pazartesi

alex'in maceraları



alex'in maceraları başlıyor...

cebinden bir dal lucky çıkarıp, üzerinde ağzında yılan tutan bir kartal kabartması olan zipposuyla yaktı. köşeyi dönerken, sırtındaki siyah uzun deri pardesüyle bütün ihtişamı ve karizması yerindeydi. parlak yeşil gözleri siyah john lennon gözlüğünün arkasında keskin zekasını saklayamayacak halde kendini belli ediyordu. uzun boyu ve yapılı vücuduyla tavlayamayacağı hatun yok gibiydi Alex'in. üstelik dış görünüşünden daha fazla şeye sahipti bunun için. örneğin kurnaz bir adet beyin, cesur bir yürek ve ölümsüz ve kendi savaşına adanmış bir yaşam...

ceketinin eteklerini savurarak köşeyi döndüğünde artık yaşadığı şehirde hiçbir şey eskisi gibi değildi.her an her saat kesif ve uğursuz bir karanlık şehrin üstünde ceset kokusu gibi yapışıp kalmıştı. insanlar, ki zaten normal insanlar bir avuçtular, nadiren dışarı çıkıyor ve hızlıca işlerini halledip evlerine kaçarcasına giderek saklanıyorlardı. gerçekten de dünya değişmişti. belki de 3. dünya savaşından sonra her şey kopma noktasına gelmişti. belki de o korkunç kimyasal deneyler ve silahlanmalar hiç başlatılmamalıydı. ama sebep her ne ise artık çok çok çok geçti...

kahramanımıza gelince, en başta dediğimiz gibi bireysel savaşını kazanmak için kendini sürekli geliştiriyor ve uygun anı kolluyordu. onun amacı geride kalan bir avuç boktan insanı kurtarmak değil sadece geçmişteki bir yaraya sebep olan kişi ve kişilerden intikam almaktı. onların kafalarını gövdelerinden ayırmadan huzur bulmayacaktı ruhu. 

bir an düşüncelerinden sıyrılıp, kısacık siyah saçları olan kadını üzerinden attı. yatağın en kenarına sığınırcasına yuvarladı kendi bedenini. kadının parfümü midesini bulandırmıştı. onunla az önce seviştiğine inanamıyordu. şimdi onun ince, neredeyse birer çizgi oluşturan incecik dudakları çok itici geliyordu.
"git artık"
derken, gerçekten de gözleri kimseyi görecek durumda değildi. kısa saçlı kadın kabullenmiş ve sessiz bir şekilde odadan çıktı.

artık kimseyi sevemiyordu. yüreğine, beynine ve ruhuna açılan o yaradan sonra artık gözü hiçbir kadını görmüyor, elleri hissetmiyor burnu kokularını güzel bulmuyordu. aşk ve her şey, hayat ve mutluluk her şey ama her şey "o"nunla birlikte akıp gitmişti. ölmüştü. aşk ölmüştü. kalbi ölüydü ve soğuktu. cesurluğuna rağmen acımasızlığı artmıştı. bütün gücünü ve dayanıklılığını, verdiği yemin ve alacağı intikam üzerine yoğunlaştırmıştı.
sanki bir makina haline gelmişti.
...



not: izlediğim filmlerden falan etkilenerek ortaya karışık bir şeyler uyduruyorum, ne kadar sürdürebilirim bu macerayı allah bilir.
  

16 Eylül 2012 Pazar

sakal




içimde bir yerlerde 
çıt cızzzt
..
bir şey kısa devre yaptı,
şartel attı,
bir yerlerde bir haltlar bozuldu işte...

ozamanlar nasıldım ?
aklıma ilk gelen şey;
güneşli günlerdi.
hava hep güzeldi,
ve aylardan mart nisan ve birazcık mayıs
ama asla haziran değil,
yok okadar bile sürmedi.
2 aylık bir cilveleşme ki yas süresiyle son bulması uzun sürmedi.

yaban bir adamdı,
egosantrik,
egzantrik,
ama asla ucube değil..

hayır güzel yüzler gördüm,
bilirim çirkin ve güzelin farkını.

ağzımın sağ kenarı yukarı kıvrıldı.
hala da bir parça gülümseyebiliyorsam eğer..
fakat bir mezar taşın yok,
içimde gömülü olduğun yerde.

belki çok fazla adam tanımadım ama
tanıdıklarım bana yetti ve arttı.
çok büyük bir fark getirmemişlerdi,
masadaki tabağa bir fazla konmamıştı,
iki çay bardağı iki kaşıkla tıngır tıngır karıştırılmamıştı.

yok öyle değil,
aslında biliyor musun;
herkes bir parça ölür sevdiği zaman 
ki onun kötü yanını kaka yanını görmez olsun gözleri
bir parça feda eder kendini
ama bu sonu bilinmeyen bir bahistir
belki tutar
belki tutmaz.
talih ve yetenek ...
Chinaski'nin dediği gibi sürdürelim ozaman hayatı;
box maçlarına ve hipodromlara gidelim.
kimseden merhamet ya da mucize dilenmeyelim 
...
 
 

15 Eylül 2012 Cumartesi

ne dedin sen ?




I was alone falling free
trying my best not to forget.


okadar mesudum ki
bir bira şişesinde balık oldum resmen
belki şair gibi rakı şişesindeki versiyonu olamadım ama..

kutsal ruhlar
ve boş işler..
baba oğul ve kutsal ruh
ve tuzlu su dolu şişe 
ezbere hikayeler
el dirsek atmacalar
kilometrelerce yürüyüş
olduğundan farklı görünme isteği,
iç çekiş..


benden istifade et nolur,
sen ve benim isteklerim aynı doğrultuda.

ilham gelsin, her zaman gelsin
ne olur uyuşturucu kullanmadan fakat;
alkol beyni uyuşturuyor?

o kadar çok seviyorum ki..
bu canımı ölesiye acıtıyor.

gözüme yaşlar doluyor,
boğazım düğüm düğüm.

ölümde kalımda da olsa
hayır yoo
izin vermiyorum gitmene
sebepsiz kuyularda boğulsun tükensin insanlar,
siktirip gitsinler..
ben buyum işte
o kadar güçlü ki..

yorum yapacak durumda değilim
ben buyum;
islamiyet sonrası bir çöl timsahı,
anlamsız bir bezirgan,
susuz kalanlara can kuyusu,
saçmalığın daniskası..

açıkcası ben çok farklı yerlerden geldim.
türlü toz ve toprak yedim içtim.

ben olamazsın
hayır bu bir iç çekiş değil.
bir ego büyümesi ?
hiç değil.
sadece siktirip git.
senden sonrakilere yer aç,
buna ihtiyaç var.
olmasan da doğurgan olmalısın...?





14 Eylül 2012 Cuma

ormandaki kulübe



Hayatımda izlediğim en boktan filmdin, "The Cabin in the woods" !

yani seni nasıl ezsem nasıl taşlasam nasıl üstüne sıçıp sıvasam bilemedim.

yani eğer ben bu filme iyi dersem, yıllardır izlediğim bütün o korku filmlerine yazık olur, ayıp olur. sonra gelir Freddy, Jason ya da Pinhead abilerim benden hesap sorar. 

yani o kadar berbattın ve ciddi zaman kaybıydın ki, "Dünyayı kurtaran adam" senin yanında abdurrahman çelebi kalır.

peki niye bu kadar sövdüğüme gelince;

1. Film bir grup sevişgen gencin ıssız bir yerde haftasonunu geçirme isteği klişesiyle başlar. bu sırada ormandaki kulübenin önünde aval aval takıldıkları sahne ki (Evil Dead'deki kulübe sahnesine çok benzemektedir.) burdan notu kırdım en başta..




2. En baştan beri kadim tanrılara kurban carttı curttu sik sok diyor ama, ne bu tanrıların adı zikrediliyor ne de bunlarla ilgili bir background anlatılıyor. böyle sik gibi kalmış o konu afedersin. bence hiç bulaşmamalıydılar. ben de sanıyorum ki, böyle eskiler..kadim tanrılar falan diyince Cthulhu Mitosu'ndan bir iki kelam duycam. nerdeeee !

3. Korku filmleri karakterleriyle alay edilmiş, işte zombiler, hayaletler, palyaçolar, (stephen king'in it 'inden arak o da)..böyle uzak doğu sinemasından Samara kılıklı tipler falan.. 

4. Böyle film IMDb den nasıl 7.4 alır onu da anlamış değilim. çektiğiniz filmi zikeyim triplerindeyim zaten bir yandan..

5. Kurban edilecek beş gençten kızıl olanı tam bir göt lalesi. bir türlü ölmüyor zilli. onca zombiye, kurtadama inat.. neymiş efendim bakireymiş o, kurtulup kurtulmayacağı ve kaderi ellerindeymiş.

neyse finali anlatmıyım.

son not: Thor mu lan o ? evet ,oymuş..



13 Eylül 2012 Perşembe

home sweet home!



bir şeyleri başarıyorum galiba..
yavaş yavaş.

13 eylül,
benim için bugün bir dönüm noktası.
gerçekten de tam manasıyla zincirlerimi kırmaya başladığım 
bir mihenk taşı.

hep şansızlığımdan dem vuruyordum son zamanlarda,
çünkü gerçekten de üst üste pek çok olumsuz şey geldi başıma.
"bahtsız bedevi" sendromuna yakalandım sanıyordum.
Tanrı'yla bir küsüp bir barışıyordum,
bir gün umutluysam ertesi gün umutsuz,
gündüz depresifsem gece neşeli,
bipolar bozukluk için yaratılmış,
içi geçmiş, özünü kaybetmiş bir lityum hapıydım sanki.
kimseye de faydam dokunmuyordu...
üstelik.

sonra ;
ben de dedim ki kendime;
"vazgeçmiyorum, gerekirse risk de alıyorum. ama olacak, olacak, olacak..."

sonra bir anda bakıyorsunuz ki, artık mucize mi, karma mı, kabala mı her ne ise, isteğiniz, dileğiniz avuçlarınıza düşüveriyor..

gerçekten de ummadığım bir anda oldu,
iyi de oldu, güzel de oldu.

kısacası bu kadar tırıvırı ettim ama belki bu; "İstanbul için küçük benim için büyük adım" o kadar da önem teşkil etmiyor hayat ve dünya üzerinde.

milyarlarca insan var, milyonlarca yaratığın çöpü ve lağımı bulaşıp karışıyor ya sonuçta toprağa, suya.

her gün birileri evleniyor, boşanıyor, ölüyor, öldürüyor ya sonuçta.

aldatıyor, inkâr ediyor, sevişiyor ya..

sonuçta ev sahibi de oluyor bu insanlar, evden çıkıyor olmadı başka eve girip oturuyorlar ya..

işte bugün itibariyle artık benim de bir evim var .

kendim gibi öğrenci tayfasından bir arkadaşla paylaştığımız minik evimiz.

mutluyum , öyle mutluyum ki henüz sindiremiyorum bunu.

fakat cem yılmaz'ın filmindeki gibi;

"her şey çok güzel olacak"

diyelim ve çöpümüzü denize atmaya devam edelim öyleyse.